Vahşi bin Harb (Ebu Deseme) Kimdir Kısaca Hayatı
Vahşi bin Harb (Ebu Deseme) Müseyleme-i Kezzab İle Kefareti
Yalancı Peygamberlerin Çıkışı
Yalancı Peygamberlerin Çıkışı
Veda Haccı esnasında inen Mâide Suresi’nin üçüncü ayet-i kerimesi, dinin kemâle erdiğini beyan ediyordu. Bu, Resûl-i Kibriya Efendimizin aynı zamanda vefatının da yakınlaştığının ifadesi oluyordu. Bunu bir kısım Müslüman sezmişti. Veda Haccı’ndan sonra Peygamber Efendimizin hastalanması ise buna kuvvet vermişti.
Bu esnada Araplardan bazı kimseler peygamberlik davasına kalkıştı.
Bunların ilki, Benî Ans kabilesinden Esvedü’l-Ansî diye tanınan Abhele b. Ka’b idi. Kâhin ve hokkabaz bir adamdı; sözleriyle halkı tesir altına alırdı.[1]
Yemen’de ortaya çıkan bu adam, peygamber olduğunu ve meleklerin kendisine vahiy getirdiğini iddia etmeye başladı. Birtakım yalan, dolan ve hilelerle Yemen ahalisinden birçok kimseyi aldattı. Necran halkı da ona tâbi oldu. Daha sonra San’a’ya gidip orayı da zaptederek fesat ve irtidat dairesini genişletti.
Yemen’de bulunan Müslüman vâli ve memurlar orayı terk etmek durumunda kaldılar. Hz. Muaz b. Cebel, Ma’rib’ de bulunan Ebû Musa el-Eş’arî Hazretlerinin yanına gitti. Daha sonra ikisi oradan Hadramut’a gittiler.
Resûl-i Kibriya Efendimiz, durumu haber aldı; Yemen’deki Müslümanlara, “Her nasıl olursa olsun Abhele’nin hakkından geliniz!” diye haber gönderdi.[2]
Yemen’deki Müslümanlar bu emir üzerine harekete geçtiler; sonunda, onu evinde öldürdüler. Esved’in öldürüldüğü haberi, Medine’ye, Peygamber Efendimizin vefatından bir gün önce, Pazar günü ulaştı. Yalancı Esved’in öldürülmesinden sonra Müslüman vâli ve memurlar tekrar Yemen’e döndüler.
MÜSEYLİME-İ KEZZAB’IN PEYGAMBERLİK İDDİASIYLA ORTAYA ÇIKIŞI
Yine Hicret’in 10. senesinde, Müseylime-i Kezzab, Yemame’de peygamberlik davasına kalkıştı.
Müseylime, daha önce Benî Hanife temsilcileriyle Medine’ye gelerek Peygamber Efendimizle görüşüp Müslüman olmuştu. Yemame’ye dönünce irtidat etti.[3]
İrtidat ettikten sonra Müseylime, Peygamberimize ortak olduğunu iddia etmeye ve yaymaya başladı. Kısa zamanda hokkabazlık ve sihirbazlığıyla Benî Hanif ve Yemame halkından birçok kimseyi kandırıp etrafına topladı. Hatta bir ara Kur’an-ı Kerim’i bile taklide kalkıştı! Birtakım gülünç sözler dizip Kur’an diye okurdu. Uydurduğu lâflardan bazıları şunlardı:
“Fil nedir? Filin ne olduğunu sana ne bildirdi? Onun hurma lifinden ip gibi kuyruğu ve uzun hortumu vardır. Bu, Rabbimizin yarattıklarından azıcığıdır!”
Museylime’yi gülünç duruma sokan bir başka sözü ise şuydu:
“Ey kurbağa kızı kurbağa! Ne diye nak nak, vak vak edip duruyorsun! Üstün suda, altın balçıkta! Sen, ne suyu bulandırabilirsin, ne de içene mani olabilirsin! Yarasa, sana ölüm haberini getirinceye kadar yerde bekle!”[4]
Peygamber Efendimiz, Necid diyarında bulunan Müslümanlara da haber göndererek, Müseylime-i Kezzab’ın hakkından gelmelerini emir buyurdu.
Resûl-i Kibriya Efendimizin ebedîyet âlemine irtihalinden sonra, Hz. Ebû Bekir, Hâlid b. Velid komutasında Müseylime’nin üzerine bir ordu gönderdi. Vahşî b. Harb, Hz. Hamza’yı şehit ettiği harbesiyle onu öldürdü.
[1]Taberî, Tarih, c. 3, s. 189, 218.
[2]Taberî, a.g.e., c. 3, s. 215.
[3]İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 223; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 162.
[4]İbn Sa’d, Tabakat, c. 5, s. 551; Taberî, a.g.e., c. 2, s. 254
Vahşî bin Harb (r.a.)
Günler ilerledikçe, Vahşî, Hz. Hamza gibi bir İslam kahramanını katletmenin suçluluğunu ve ıstırabını daha fazla hisseder olmuştu. Nihayet Mekke Müslümanlar tarafından fethedildi. Vahşî hemen Tâif’e kaçtı…
Bir müddet sonra bir Tâif heyeti, İslamiyet’i kabul etmek üzere Resûlullah’a gidiyordu. Vahşî böyle bir durumu öğrenince dünyalar başına yıkılacak gibi oldu. Demek artık buralar da İslamlaşıyordu... Vahşî korkuyordu. Hz. Muhammed’in (a.s.m.), amcasının katilini çok feci bir şekilde cezalandıracağına inanıyordu. “Acaba nereye gitsem?” diye düşündü. Şam’a mı gitmeliydi, yoksa Yemen’e mi? Acaba Müslümanlar hangisini daha önce fethederdi?... Tam bu düşüncelerin kıskacında kıvranıp dururken, o heyetten birisi Vahşî’ye gelip şöyle dedi:
“Yazıklar olsun sana! Sen bilmiyor musun? Bu dine giren kim olursa olsun, öldürülmez, eski günahlarından dolayı hesaba çekilmez.”
Bu sözler Vahşî’yi rahatlatmıştı. Tâif heyetiyle birlikte Resûlullah’a gitmeye karar verdi. Ancak yine de emin değildi. Acaba Hz. Muhammed (a.s.m.) kendisine nasıl bir muamele edecekti?
Resûlullah’ın huzuruna geldiklerinde Vahşî, kendisini tanıtmaksızın Kelime-i Şehadet getirdi. Heyecanlıydı. Resûlullah nasıl mukabele edecekti? Resûl-i Ekrem başını kaldırdı ve “Sen Vahşî değil misin?” dedi. Vahşî “Evet.” dedi. Engin, şefkatli, İslam’ın Yüce Peygamber’i en küçük bir kızgınlık alameti göstermeksizin, “Buyur, şuraya otur.” dedi. Sonra da amcası Hz. Hamza’yı nasıl katlettiğini anlatmasını istedi. Vahşî sözünü bitirdikten sonra Resûlullah ancak şunu söyledi:
“Ey Vahşî! Sen benim gözüme görünme!”
Çünkü Fahr-i Kâinat Efendimiz, Vahşî’yi her görüşünde, İslam’ın bir bahadırı olan amcası Hz. Hamza’yı hatırlayacaktı. Buna da nazenin kalbinin dayanması mümkün değildi. Çare olarak sadece bu yolu tercih buyurmuştu.
Vahşî, artık “vahşi” olmaktan kurtulmuş, hidayete ermişti. Sahabe olmuştu. “Hazret” diye anılacaktı. Hz. Vahşi Radıyallahü Anh denecekti. İman insana neler kazandırıyordu! Vahşetten kurtuluşa, “vahşi”likten nura çıkarıyordu…
Vahşî bin Harb, İslam’a girdikten sonra, o bitmez tükenmez hakikate öyle kuvvetli bir şekilde sarıldı ki, eski kötü adını unutturdu. Nihayet Yalancı Peygamber Müseylimetü’l-Kezzâb ile Yemâme Harbi yapılacaktı. Vahşî, uçarcasına harp meydanına koştu. İşte İslam düşmanları, karşısında idi. Vaktiyle küfür içindeyken bir İslam erini katletmişti. Bunun ıstırabı ciğerini dağlıyordu. Yüreğine su serpecek nasıl bir iş yapmalıydı ki biraz rahatlasın? Kaderin garip tecellisi, Vahşî’nin elinde, yıllar önce Hz. Hamza’yı şehit ettiği mızrağı vardı.
İşte, Yalancı Peygamber Müseylime, elinde kılıcıyla karşısında duruyordu. Bütün gücüyle onun üzerine hücum etmek üzere hazırlandı. Aynı anda, Ensâr’dan bir sahabi de Müseylime’ye hücum etmişti. Nihayet Vahşî, mızrağını Müseylime’ye sapladı ve cehenneme gönderdi. Böylelikle Müslümanların başındaki mühim bir gaile bertaraf edilmiş oluyordu. Artık Vahşî’nin saadetine sınır yoktu. Daha sonra hatıralarını naklettiğinde şöyle derdi:
“Cahiliye zamanımda insanların en hayırlısını, Müslüman olduktan sonra da insanların en şerlisini öldürdüm.”[1]
[1]Üsdü’l-Gàbe, ?: 83-84