İstidraç Nedir (İstidraç Hakkında Bilgiler)

Hz. Ömer (ra)’in gönderdiği mektubun içine atılmasıyla Nil Nehrinin taşması, yine Hz. Ömer (ra)’in Medine’de minber üzerinde hutbe okurken bir aylık mesafedeki İslâm ordusunun kumandanına “Yâ Sariye, dağa sağın.” diyerek, sesini ona duyurması ve ordunun tehlikeyi atlatması, kerametlere misal olarak zikredilebilir.
Keramet, Cenab-ı Hakk'ı bütün sıfatlarıyla birlikte tanıyan, Ona ibadette kusur etmeyen, günahlardan sakınan, gayrimeşru lezzetlere iltifat etmeyen, gaflete dalmayan zatlarda görülür. Bu vasıfları taşımayan, hattâ tam tersi bir yaşayışın içerisinde olan kimselerden görülen harikalıklar ise keramet değil, “istidraç”tır. İstidraç, küfrü veya fâsıklığı açıkça görülen kimsenin elinde, isteğine uygun olarak zuhur eden harikalıklardır.1
Nitekim Fıkh-ı Ekber Şerhi’nde zikredilen bir hadis-i şerifte buna işaretle şöyle buyurulmaktadır:
“Allah’ın, isyana devam eden kişiye istediği nimetleri verdiğini gördüğün zaman bu bir istidraçtır.”2
Cenab-ı Hakk'ın, Kendisine isyan eden kimselerin isteklerini yerine getirmesi, böylelerinin azaplarını daha fazla arttırmak içindir. Yoksa, onlarda bir hakikat olduğu için değildir. Nitekim şeytanın yeryüzünü zahmetsizce dolaşabilmesi, Firavun’un ve Nemrut’un dünyada iken birçok nimetlere mazhar olması, isyanlarını daha da arttırmaları ve ahirette daha çok azaba çarptırılmaları için verilmiştir.
Bir âyet-i kerimede,
“Âyetlerimizi yalan sayanları Biz, bilmeyecekleri noktalardan yavaş yavaş helâke yaklaştırırız.”3
buyurularak bu hakikate işaret edilmiştir.
Zaten istidracın bir diğer mânâsı da, bir kimseyi yavaş yavaş arzusuna götürüp haberi olmadan felâkete atmaktır.
“Keramet ve istidraç, mânen birbirine mübayindir (zıttır).” diyen Bediüzzaman Said Nursî bu hususta şu izahı yapar:
“Zira keramet, mûcize gibi Allah’ın fiilidir. Ve o keramet sahibi de kerametini Allah’tan olduğunu bilir ve Allah’ın kendisine hâmi ve rakîb (görüp gözeten) olduğunu da bilir. Tevekkül-ü yakîni de fazlalaşır. Lâkin bazan Allah’ın izniyle kerâmetlerine şuuru olur, bazan olmaz. Evlâ ve eslemi de bu kısmıdır (kendisinden bir keramet zuhur ettiğinin farkında olmamasıdır).”
“İstidraç ise, gaflet içinde iken eşya-yı gaybiyenin inkişafından ve garip fiilleri izhar etmekten ibarettir. Fakat bu istidraç sahibi, nefsine istinat ve iktidarına isnat etmekle enaniyeti, gururu öyle fazlalaşır ki, (Karun gibi, “Bu serveti ancak bende mevcut bir ilimden ötürü bana verilmiştir.” meâlindeki âyet-i kerimeyi) okumaya başlar. “Lâkin o inkişaf (mânevî hal, tasfiye-i nefs ve tenevvür-ü kalb (nefsi aradan çıkarmak ve kalb nuru) neticesi olduğu takdirde, ehl-i istidraç ile ehl-i kerâmet arasında tabaka-i ulâda (birinci mertebede) fark yoktur. “Tam mânâsıyla fenaya mazhar olanlar ise, onlara da Allah’ın izniyle eşya-yı gaybiye inkişaf eder. Ve onlar da o eşyayı fenâfillah olan havaslarıyla (duygularıyla görürler. Bunun istidraçtan farkı pek zâhirdir. Zira zâhire çıkan batınlarının nurâniyeti, mürâilerin zulümatıyla iltibas olmaz (yani, onların ruhlarında mevcut olan nurlu haller, gösteriş meraklıların karanlık halleriyle karışmaz, bir tutulmaz.).”4
Diğer taraftan, istidracın sihirle de yakında alâkası vardır. İstidraç ehli, sihirle, yapılmayanı “yapılmış” gösterir. Meselâ, cam yemediği veya şiş batırmadıkları halde, başkaları onun cam yediğini veya vücuduna şiş batırdığını zannederler. İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin de beyan ettiği gibi, şu âyet-i kerime istidraç ehlinin durumunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır:
“Onlar, kendilerinin bir şey üzere olduklarını sanırlar. Dikkat ediniz, onlar yalancıdırlar. Onları şeytan istilâ etmiş, Allah’ı zikretmeyi dahi onlara unutturmuştur. Bunlar şeytan fırkasıdır.”5
Netice olarak söylemek gerekirse, Allah’a itaat etmeyen, Onun yasak kıldığı şeyleri isteyen kimselerden cam yemek, vücutlarına şiş sokmak gibi görülen harika haller keramet olmayıp, istidraçtan başka bir şey değildir. Hattâ İmam-ı Rabbanî Hazretleri, Allah’a iman etse ve Onun emirlerini yerine getirse dahi, bu hallerini başkalarına gösteriş için ve şöhret kazanmak gayesiyle göstermeyi de istidraç olarak değerlendirmektedir.6
Çünkü gerçek bir velî, gösteriş için değil, ihtiyaç ânında Allah’ın kendisine bir ikramı olarak keramet izhar eder. Bundan dolayı, halkı aldatmak, birtakım menfaatler temin etmek ve yalancı bir şöhret elde etmek maksadıyla herkesin yapamadığı bazı hareketlerde bulunan sefih insanlara kıymet vermemek gerektir. Bu hallerini de evliyanın kerametiyle karıştırmamak lâzımdır.
Dipnotlar:
1. Muvazzah İlm-i Kelâm, s. 176.
2. Fıkh-ı Ekber Aliyyü’l-Karî Şerhi Tercümesi, s. 195.
3. Âraf Sûresi, 182.
4. Mesnevî-i Nuriye, s. 208.
5. Mücadele Sûresi, 18-19.
6. İmamı Rabbanî, Mektubat, 2. cilt, 99. mektub
Seyyid Şerif Cürcanî hazretleri, ‘Tarifat’ adlı eserinde kerameti şöyle tarif eder: “Peygamberlik davasında bulunmayan bir kimseden zuhur eden harikulâde hâl.” Tarifin devamında, “Bu hâl, iman ve salih amel sahibi olmayan birisinde görülürse istidrac olur” diye ekler.
İstidracın lügat mânâsı, “derece derece yükseltmek veya indirmek”tir. Istılahta ise, “bir kimseyi, kendi arzusuna göre bir noktaya kadar götürüp, sonunda felâkete atmak,” mânâsına gelir.İnsanın nail olduğu bir nimet, eğer onun hakkında hayırlı ise, bu ilâhî bir ikramdır. Eğer o nimet o şahsın kibrini ve isyanını artırırsa bu, ikram değil istidracdır.
Bu konuda, Nur Külliyatı'nda şöyle buyrulur:
“Onların fenalıkta muvaffakıyetleri muvakkattır ve istidracdır, bir mekr-i ilâhîdir.”(1)
Allah, bazı isyankâr ve zâlim kullarına bu fenalıklarına rağmen, bolca ihsanlarda bulunur. İlk bakışta, bunun onlar için bir nimet olduğu zannedilir. Hâlbuki bu hâl onların kalplerini ilâhî hakikatlerden ve ahiretten iyice uzaklaştırması sebebiyle bir ikram değil, bir istidraçtır, bir mekr-i ilâhidir.
Bu hakikati ders veren bir âyet-i kerime:
“Kâfirleri fitneye düşürmek (imtihan etmek) için onlardan bir kısmına dünya hayatının ziynetleri olarak tattırdığımız şeylere sakın gözünü dikme. Rabbinin rızkı hem daha hayırlı, hem daha devamlıdır.” (Tâhâ, 20/131)
Bu âyet-i kerimeden mü’minin de alacağı çok önemli bir ders vardır: O da, “kendisine yapılan ihsanlarla gurura kapılmaması, bunun bir istidraç da olabileceğini düşünerek nefsinin kibirlenmesine fırsat vermemesidir.”
Nur Külliyatında kerametle istidracın farkı anlatılırken şöyle buyrulur:
“İstidrac ise, gaflet içinde iken eşya-yı gaybiyenin inkişafından ve garib fiilleri izhar etmekten ibarettir.”(2)
Allah’tan gafil olan bir bilim adamının kendi sahasında yeni keşiflerde bulunması, insanlar için gayb hükmünde olan o gerçekleri meydana çıkarması bir istidraçtır.
Nur Müellifi, bu istidraç sahibinin, söz konusu başarıyı kendi nefsine isnat etmekle enaniyet yoluna girdiğini ve gurura kapıldığını kaydeder. Yaptığı keşfin, Allah’ın bir ihsanı ve ikramı olduğunun şuurunda olan bir bilim adamı ise Rabbine şükreder, asla gurura düşmez.
Dipnotlar:
(1) bk. Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule.
(2) bk. Mesnevî-i Nuriye, Onuncu Risale.