Ebu Zer el Gıfari (Cündeb İbni Cünâde) Kimdir
Ebû Zerr El-Gıfâri Cündüp Bin Cünade (r.a.)
Bir gün Sahâbe-i Kiram'dan bir grupla otururlarken, Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardı: "İçinizden biri çölde ölür ve yanında müminlerden salih bir bölük bulunup, kendisini defneder."
Hz.Peygamber(s.a.a), Ebu Zer'in bu hazin sonunu önceden şu sözlerle haber vermişti: ''Allah sana merhamet etsin, ya Eba Zer! o yalnız yaşayacak, yalnız ölecek ve yalnız diriltilecektir.''
Ebû Zer Cündeb İbni Cünâde (r.a.)
Bir gün Sahâbe-i Kiram'dan bir grupla otururlarken, Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardı: "İçinizden biri çölde ölür ve yanında müminlerden salih bir bölük bulunup, kendisini defneder."
Hz.Peygamber(s.a.a), Ebu Zer'in bu hazin sonunu önceden şu sözlerle haber vermişti: ''Allah sana merhamet etsin, ya Eba Zer! o yalnız yaşayacak, yalnız ölecek ve yalnız diriltilecektir.''
Ebû Zer Cündeb İbni Cünâde (r.a.)
Ebû Zer hazretlerinin ismi Cündeb İbni Cünâde’dir ve Gıfâr kabilesine mensuptur. Bu sebeple Ebû Zer el-Gıfârî diye meşhur olmuştur. Kendisi ilk müslümanlardandır. Daha doğrusu müslümanların beşincisidir.
Uzun boylu, esmer tenli, beyaz saçlı ve geniş omuzlu olan Ebû Zerr, zühd ve takvâ, kanaat ve istiğnâ sahibiydi. Bu sebeple Hz. Peygamber’in kendisine “İslâm’ın İsâ’sı” (Mesîhu’l-İslâm) lakabını verdiği kaydedilmektedir.
İslâm’ın ilk günlerinde müslümanlığın yayılmasında önemi büyük olan dört kişiden biri de Ebû Zer hazretleridir. Ebû Zer, hemen daima Hz. Peygamber’in huzurunda bulunur, ondan istifâde ederdi. Öğrenme konusunda büyük arzu ve iştiyak sahibiydi. Bilmediği her şeyi Hz. Peygamber’e sorardı. Hz. Ali onun için “ilim dağarcığı” demiştir.
Hz. Peygamber’e karşı son derece saygı ve muhabbet duyardı. Resûl-i Ekrem’den “halîlî” (dostum) diye bahsederdi.
Kendisi hak yanlısı, hak sever bir insandı. Bu sebeple de ashâb arasındaki ihtilaflara taraf olmadı. Fetihlerden sonra ümmetin zengin olması, emirlerin şatafat ve saltanata meyletmeleri, mal biriktirmeleri hoşuna gitmedi ve onları sert bir dille tenkid etti.
Ebû Zer hazretleri öğrendiği hadisleri zevkle ve şevkle anlatırdı. Hatta o bir keresinde şöyle demişti:
“Kılıcı enseme dayasanız, ben de Resûlullah’dan duyduğum bir hadisi başım kesilinceye kadar tebliğe vakit bulacağımı bilsem, o hadisi elbette size yetiştirirdim” (Buhârî, İlim 10; Dârimî, Mukaddime 46). Bu sözüne rağmen ondan bize 281 hadis intikal etmiştir. Bu biraz da onun inzivâyı tercih etmesiyle ilgili bir netice olmalıdır. Rivayetlerinin on ikisi hem Buhârî hem de Müslim’de, ikisi sadece Buharî’de, yedisi sadece Müslim’de yer almıştır. Sahâbe ve tâbiînden bir çok kişi kendisinden rivayette bulunmuşlardır.
Ebû Zer hazretleri Mekke yakınlarındaki Rebeze’de hicrî 31. yılda vefat etmiştir. Oradan geçmekte olan küçük bir grup cenâze namazını kılıp defnetmiştir.
Allah ondan razı olsun.
EBÛ ZERR el GIFÂRÎ
Hz. Osman'ın (r.a.) hilâfetinin son yıllarıydı. Kûfe ile Mekke arasında, ancak hacıların uğrayıp geçtiği Rebeze adlı, artık o an için canlı hiçbir insanın oturmadığı bir yerde yaşlı bir kadın sürekli yol gözlüyordu. Ölüm döşeğinde yatan kocasının başında sadece bir oğlu vardı. Kocası, gözyaşlarını görünce, "Ağlama! Rasulullah (s.a. v.), bir gün benim de bulunduğum bir mecliste, 'içinizden biri çölde ölür ve yanında müminlerden bir topluluk bulunur' buyurmuştu. O mecliste bulunanların hepsi öldü, tek ben kaldım. Sen yolu gözle, dediğimin doğru olduğunu göreceksin. Ne ben yalan söylüyorum, ne de bana yalan söylendi" demişti.
"Hacılar geçti gitti. Bundan sonra buraya kim uğrar?" diyordu yaşlı kadın. Ümidi kesilmek üzereydi ki, ileride önce bir toz bulutu, sonra da bineklerinin üzerinde kartalı andırır süvariler göründü. "Durun, durun!" dedi onlara. "Burada Müslümanlardan biri var. Rasûlullah'ın sahabîsi Ebû Zerr. Onu kefenleyiverin!" ricasında bulundu.
Gelenler, Kûfeli meşhur Malik Eşter en-Nehâî ve arkadaşlarıydı. Ebû Zerr, kendilerine, "Yanımda bir bez, bir elbise olsaydı, onunla kefenlenirdim. Karımın bir elbisesi olsaydı, onunla kefenlenirdim. Allah ve İslâm adına söylüyorum: İçinizde emir, başkan veya kavmi yanında şerefli biri varsa, o beni kefenlemesin" dedi. İçlerinde, Medine menşeli bir gencin dışındaki herkes Kûfe'nin ileri gelenlerindendi. Dolayısıyla. Medineli genç, "Yanımda iki elbise var, biri üzerimde, biri heybemde" dedi ve elbiselerden biri ile Ebû Zerr'i kefenledi.
Ömründe hiç puta tapmamış. İslâm'ı ilk kucaklayanlardan, Rasûlullahın en çok sevdiği ve Aşere-i Mübeşşere'nin içinde olmasa da, Cennetle müjdelediği sahâbîlerden ve Rasûlullah'ın (s.a.v.) bilhassa "nezîr" vasfını temsil edenlerden Hz. Ebû Zerr Cündüb İbn Cünâde'nin "yalnız vefatıyla noktalanan yalnız yürüyüşü ve yalnız hayatından bazı tabloları hep birlikte takip edelim:
Cahiliye devrinde Ebu Zerr
Gıfar Oğulları kabilesi, Arap yarımadasında eşkıyalıkla ün salmış bir kabileydi. Asıl adı Cündüb bin Cünâde olan Ebû Zerr de, ilk gençlik yıllarında yol keser, eşkıyalık yapardı. Cesur, gözü pek, korkusuz ve heybetli idi. Rasûlullah'ın risaletle görevlendirildiği ilk günlerde Ebû Zerr de eşkıyalığı bırakmış, hatta kendince bir tür ibadete başlamıştı.
Ebû Zerr putlara tapmazdı. Allah'ın varlığına, hatta birliğine de inanıyordu. Cahiliye Araplarının dininde değildi, fakat gerçek Tevhid Dini’ni de bulamamıştı. Bir arayış içindeydi. Müslüman olduktan sonra "Ben Müslüman olmadan önce üç (bazı rivayetlerde iki, bazılarında dört)'yıl namaz kıldım'"demiş, "Kimin için kıldın?" diye sorulduğunda, "Allah için" "Ne yöne dönüyordun?" sorusuna ise. "Allah’ın beni döndürdüğü yöne" cevabını vermişti.2
Hanımının naklettiğine göre, bu devrede Hz. Ebû Zerr zengin ve cömertti. "Atları kişner, develeri böğürür, ekinleri sürülüp daneleri ayrılır, refah ve mutluluk içinde'"bir kabilede tahıl ambarı, eşyasını koyduğu haraları oldukça büyük ve evi genişti. Babası ve anasına itaatli idi.3
Ebû Zerr'in Müslüman oluşu
Rasulullah (s.a.v.)'ın İslâm'ı tebliğe başladığı günlerde Ebû Zerr (r.a.). Mekke'de bir kişinin peygamberlik dava ettiğini haber alır ve durumu araştırması için kardeşi Uneys'i Mekke'ye gönderir. Mekke'den dönen Uneys'in, peygamberlik dava eden kişinin güzel ahlâkı emrettiği ve şiir olmayan bir söz söylediği haberi Ebû Zerr'i tatmin etmez. Sonrasını bizzat Ebû Zerr'in kendi ağzından dinleyelim:
Uneys’e İstediğim konuda bana şifa verecek bir haber getirmedin' dedim ve hemen bir miktar yolluk hazırlayıp elime âsâmı aldım ve Mescid-i Haram’a geldim. Peygamberi tanımıyor ve kimseye sormak da istemiyordum. Zemzem suyu içip, Mescid'de kaldığım günlerin birinde yanıma bir genç geldi ve beni eve buyur etti. Yolda ne o bana bir şey sordu, ne de ben ona bir şey anlattım. Ertesi gün kuşluk vakti yeniden Mescide geldim ve yine aynı genç yanıma uğrayıp, orada ikamet niyetinde olmadığımı anlayınca 'Haydi bize gidelim' dedi. Yolda bana, 'Burada işin nedir? Niye geldin?' diye sordu. Kendisinden maksadımı gizli tutacağına dair söz aldım ve 'Burada peygamberlik dava eden biri çıkmış. Onunla görüşmek istiyorum' cevabını verdim. Genç, 'Arkam sıra gel. Benim girdiğim yere sen de gir. Yolda sana zarar vereceğinden korktuğum birini görürsem, ben su döker (veya ayakkabımı düzeltir) gibi yapar, bir duvara yönelir dururum. Sen durmaz, devam edersin" dedi. Bu şekilde beraberce Rasûlullah'ın (s.a.v.) huzuruna vardık. Bana İslâm’ı anlattı ve sonra: "Ya Ebâ Zerr! Bu işi gizli tut ve memleketine dön. Ne zaman sana emrim ve açıkça ortaya çıktığım haberi ulaşırsa, durma gel. Bu arada, kavmine İslâm'ı anlat' dedi."
Ebû Zerr, doğrudan Rebeze'ye dönmek yerine Mescid-i Haram'a gelir ve "Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlühû"ye haykırır. Sesini duyan müşrikler, "Saldırın şu dininden dönenin üzerine" diyerek Ebû Zerr'e hücum ederler ve Hz. Abbas yetişip de, "Yazıklar olsun! Gıfâr'dan birini öldürüyorsunuz!1 diye ellerinden alıncaya kadar döverler. Fakat Ebû Zerr yılmaz. Ertesi gün aynı şekilde Mescid-i Haram'da şehâdet getirir ve müşrikler kendisini yine döverler.4 Nihayet Ebû Zerr Rebeze'ye döner ve kavmine İslâm'ı anlatır.
Ebû Zerr'in Müslüman oluşuyla ilgili gelen diğer rivayetlerden anlaşıldığı kadarıyla, Ebû Zerr, bu hadiseden sonra birkaç defa daha Mekke'ye gelmiş olmalıdır. O, "Ben Rasûlullah 'a (s.a. v.) İslâm 'ın selâmıyla selâm veren ilk kişiyim" der.5 Bu gelişlerinden birinde kardeşini ve annesini de ge-tirmiş, onlar da İslâm'la şereflenmişlerdir.
Ebû Zerr'in İslâm'ı kabulü, İslâm'ın tebliğinin ilk günlerinde olsa gerektir. Bu husustaki bütün rivayetlerin tetkikinden çıkan neticeye göre Ebû Zerr, İslâm'ı ilk kabul eden dört veya beş kişiden biridir. En azından, yetişkin erkekler içinde dördüncü veya beşincidir. İbn-i Sa'd'ın rivayetinde Ebû Zerr, "Ben, İslâm'da beşinciyim"der. İbn Abdi'l-Berr ve İbnü'l-Esir'in rivayetleri de aynı yoldadır. Daha başka rivayetlerde ise Ebû Zerr'in "Ben, İslâm’ın dörtte biriyim. Benden önce üç kişi Müslüman oldu; ben onların dördüncüsüydüm" dediği aktarılmaktadır.6
İslâm'ın Medine döneminde Ebû Zerr
İbn İshak, Efendimizin (s.a.v.) Hicret'i müteakip Ensar'la Muhacirler arasında yaptığı kardeşlik akdinde Münzir İbn Amr'la Ebû Zerr'i kardeş yaptığını yazıyorsa da, Vakidi bunu reddederek, Hz. Ebû Zerr'in Hendek Savaşı'ndan sonra Medine'ye döndüğünü ileri sürer. Her hal u kârda, Ebû Zerr, Medine'ye hicretten belli bir süre sonra dönmüş olmalıdır. Bu dönemde onunla daha çok Tebuk Seferi'nde karşı karşıya geliyoruz.
Mekke fetholmuş, şirkin Arabistan'daki merkezi yıkılmış ve İslâm'ın sesi, dönemin iki süperi Bizans ve Sâsânî imparatorlukları topraklarında yankılanmaya başlamıştı Bu sırada, İslâm karşısında istikbalinden endişe eden Bizans imparatorunun büyük bir ordu hazırlayıp, Arabistan'ın kuzeyine doğru sevk ettiği haberi geldi. Yaz sıcaklarının ortalığı kavurduğu ve hurmaların toplanıp, kışlık yiyecek için depolanma zamanıydı. Kur'ân-ı Kerim'de 'Sâatü'l-üsra' (Zorluk vakti) olarak geçen bu zamanda Muhacirler ve Ensar, tarihe Tebuk Seteri diye geçecek seferin hazırlıklarını yapıyorlardı.
Ateşli küller haline gelmiş çöl toprakları üzerinde İslâm ordusu yoluna devam ederken, arkadan tek tük gelip yeni katılmalar oluyor, mü'minle münafığın bir defa daha seçildiği bu sefere katılmak konusunda Kur'ân'ın şiddetli ikazlarını içlerinde hisseden Sahâbe-i Kiram ordudan geri kalmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Biraz gecikenler hemen yola çıkıyor, Ebû Hayseme gibi bazıları, hanımlarının hazırladığı taze hurma ve soğuk su 'ziyafetleri'ni terkederek, "Rasûlullah (s.a.v.) Tebuk yolunda, kardeşlerin ateş gibi kumlar üzerindi aç ve susuz cihad meydanlarına yürürlerken, sen Ebû Hayseme, taze hurmalar, soğuk sular ve güzel kadınlarla safa içindesin. Vallahi bu hâl Müslümana yakışmaz, billahi yakışmaz diyerek, kendilerini çöle bırakıyorlardı. Saadet ordusu yoluna devam ederken kimlerin geride kaldığı konuşuluyor, Rasûlullah (s.a.v.), "Bırakınız onları. Eğer onlarda hayır varsa, Allah arkamızdan yetiştirir; hayır yoksa, Allah'ın haklarındaki hükmüm göreceğiz" diye cevap veriyordu.
Bir ara, "Ebû Zerr de yok" dediler Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) aynı şekilde, "Onda hayır varsa, Allah onu da yetiştirir" buyurdular.
Ebû Zerr, gerçekten gerilerdeydi. Çölde devesi yorulmuş ve bu sebeple devesinden inip, hem onu yedmek, hem de yürümek mecburiyetinde kalmıştı. Bu şekilde, cihad ordusunun önünden değil de ardında yürüdüğüne hayıflanan Ebû Zerr devesiyle orduya yetişemeyeceğini anlayınca devesini bırakıp heybesini yüklenmiş ve arkadan seğirterek, yolda istirahat içir mola vermiş olan orduya yetişmişti. Ufukta birinin belirdiğini ve hızlı hızlı kendilerine doğru geldiğini gören Sahabeler, "Ya
Rasûlallah, bir gelen var" dediler. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)'in mübarek ağzından 'Ebû Zerr olaydı!"sözleri döküldü. Gelen, gerçekten Ebû Zerr'di. Kan-ter içinde kendilerine ulaşan bu büyük sahabîye Efendimiz {s.a.v.), şöyle buyurdular.
"Allah, Ebû Zerr'e rahmet etsin. Yalnız yürür, yalnız ölür, yalnız haşrolur."
Ebû Zerr Rebeze'de yalnız vefat ettiğinde Abdullah İbn Mes'ud, Rasûlullah'ın (s.a.v.) bu sözlerini tekrarlamaktan kendisini alamadı. "Allah, Ebû Zerr'e rahmet etsin. Yalnız yürür, yalnız ölür, yalnız haşrolur."
Rasûl-i Ekrem'in (s.a.v.) vefatından sonra Ebû Zerr
Efendimizin (s.a.v.) vefatı bir hüzün bulutu halinde Medine'nin üzerine çökmüş, bu kritik anda Medine halife seçimi mevzuunda az da olsa bir karışıklık yaşamıştı. Bir yandan değişik yerlerden irtidad haberleri gelirken, bir yandan, Rasûlullah'ın (s.a.v.) vefatını bekleyen münafıklar, yattıkları pusulardan başlarını çıkarmanın yollarını arıyorlardı. Ümmetin birliğe muhtaç olduğu bu esnada Ensar'dan bazıları ile yine birtakım Kureyşliler arasında Sakîfeoğulları Çardağı'nda hilâfet mevzuu görüşülüyordu. Neticede, Hz. Ebû Bekir'e Rasûlullah'ın {s.a.v.) ilk hayru'l-halefi, ilk halifesi olarak biat edilmiş ve bu haber Hz. Peygamberin (s.a.v.) cenazesinin yıkanma ve tekfin işiyle meşgul bulunan Hz. Ali (r.a.)'ye ve Haşimoğullarına ulaştığında, onlar da Hz. Fatıma (r.anha)'nın evinde bir araya geldiler. Tarihlerin tek tek isimlerini verdiği bu kişiler Hz. Ali (r.a.)'nin halife olmasını istiyorlardı. Huzeyfe İbn Yeman, Huzeyme İbn Sabit Zü'ş-Şehadeteyn, Ebû Eyyub el-Ensarî, Sehl İbn Huneyf, Osman İbn Huneyf, Bera İbn Azib, Übeyy İbn Ka'b, Zübeyr İbn Avvam, Halid İbn Said, Ammar İbn Yasir, Mikdad İbn Amr ve Selman-ı Farisî'den müteşekkil bu grubun içinde Ebû Zerr de vardı.8
Sakîfeoğulları Çardağı hadisesiyle baş gösteren anlaşmazlık, bilahare Hz. Ali ve yanındakilerin Hz. Ebû Bekir (r.a.)'e biat etmeleriyle kapandı. Ardından, mürtedler bertaraf edildi ve İslâm hızla yayılmaya başladı. Hz. Ebû Bekir ve onu müteakip Hz. Ömer'in (Allah ikisinden de razı olsun) toplam oniki yıl süren halifelikleri döneminde, İslâm'ın bugün halkın dini olduğu toprakların çoğu fethedildi. Zalim yönetimler altında inleyen insanlar İslâm'ın adaletine koştular. Hz. Ömer İbnül-Hattab'ın şahsında efsaneleşen İslâm adaleti, Asya'da ve Afrika'da zulüm bulutlarını dağıttı. Bütün bu zamanlarda gerek vali, gerekse komutan olarak Hz. Ebû Zerrin adına rastlamıyoruz. Bir defasında Rasûlullah'tan (s.a.v.) emirlik talep etmişti de, İki Cihan Serveri (s.a.v.) kendisine, "Ebû Zerr, biz bu işi isteyene vermeyiz" buyurmuşlardı. Ebû Zerrin fıtratı idareciliğe çok müsait görünmüyordu. Bu sebeple, Hz. Osman dönemine gelinceye kadar Hz. Ebû Zerr'e fazla rastlamıyorsak da, ihtimal bir nefer sıfatıyla İslâmî fetihlere katılmış olabilir.
Ebû Zerr ve mücadelesi
Ebû Zerr, Hz. Osman zamanında Medine'de ve Şam'da, kendi anlayışı çerçevesinde yaptığı emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i anil-münkerle meşhur olmuş, hattâ, İslâm dünyasındaki komünistler onu ilk müslüman sosyalist olarak takdim etme gibi bir garabet sergilemişlerdir. Ebû Zerrin zaman zaman yanlış değerlendirilen ve istismarlara yol açan bu mücadelesinin genişçe tahlilini bir başka yazıya bırakarak, burada sadece hadiseleri vermekle yetineceğiz.
Hz. Osman zamanında İslâmî fetihler kısmen durma noktasına gelmiş, Şeyheyn dönemindeki hızlı fetihler neticesinde İslâm çok geniş bir sahaya yayıldığı gibi, grup grup Müslüman olanların ve ailelere dağıtılan savaş esirlerinin eğitilmesi ve zenginleşmenin ruhlarda hazmedilmesi problemleri baş göstermişti. Hz, Osman (r.a.), ihtimal iç fitnelere imkân tanımamak ve kan yakınlığından da faydalanarak, yönetimi bozulmaya meydan vermeden elinde tutabilmek için hilâfetinin bilhassa ikinci döneminde çoğu genç ve Mekke'nin fethinde Müslüman olup, "Tulekâ" diye anılan grubun içinde yer alan yakınlarını valiliklere getirmişti. Bu valilerin çoğu tecrübesiz olduğu gibi, kısmen kabile asabiyetine sahiptiler ve bilhassa bazıları itibariyle İslâm içinde fazla erimiş sayılmazlardı. Meselâ, Sa'd İbn Ebî Vakkas’ın yerine Küfe valiliğine tayin olunan Velid İbn Ukbe görevi devralırken, Hz. Sa'd kendisine, "Acaba bizden sonra sen bu memleketi daha mı iyi yöneteceksin, bizden daha akıllı ve daha mı bilgilisin? Yoksa biz mi senden daha bilgisiz ve ahmağız?" demiş, Velidin buna cevabı ise şöyle olmuştu: "Ebû Ishak, üzülme! Bu bir saltanattır; tadını sabahleyin birisi tadar, akşam bir başkası. "9
Mısır'a vali tayin edilen Abdullah İbn Ebî Şerh, Müslümanken irtidad etmiş ve Mekke'ye kaçmıştı. Fetihte kanı heder edilenler arasındaydı. Hz. Osman kendisine şefaatte bulununca Efendimizin (s.a.v.) affına nail olabilmişti.
Hz. Muaviye İbn Ebî Süfyan, Hz. Ömer tarafından Suriye'nin küçük bir bölümüne vali tayin edilmişti. Hz. Osman zamanında Suriye'nin tamamına vali oldu. Şam'da yarı bağımsız bir melik gibi davranıyordu. Daha önce Bizans hâkimiyetinde kalmış olan Şamlılar otoriter bir yönetime alışıktılar. Hz. Mu-aviye burada ciddî bir otorite kurmuş ve zenginleşmişti. Hz. Ömer'in kendisine "Ne bu hal?" diye sorması üzerine, Hz. Muaviye, "Buranın halkı böyle emirler altında yaşamış; bizi de böyle görürlerse itaat ederler" cevabını vermişti.
Mısır'da Ibn Ebî Serhin, Küfe'de önce Velid, sonra da, fıskından, bir gece sabahlara kadar içip, sarhoş sabah namazına çıkarak, namazı dört rekat kıldırması ve bir defasında evinde sarhoş bulunmasından sonra görevden alınması üzerine14 yerine getirilen Said İbn el-Âs'ın, Şam'da Hz. Muaviye'nin ve daha başka vilâyetlerde Emevî valilerinin şahsî hayatları ve idarî uygulamaları gerek Ashab-ı Kiramı, gerekse daha sonra Müslüman olmuş olanları gün geçtikçe ciddî tepkilere itiyordu.
Vilâyetlerde valilerden hoşnutsuzluğa paralel olarak, Medine'de de Hz. Osman'ın birtakım uygulamaları tenkit konusu yapılıyordu. Onun, şüphesiz birtakım endişelerle, yakınlarını valiliklere getirmesi ve 'sıla-i rahm' kaygısından ve merhametinden kaynaklanan bazı faktörlerle Medine'de bazı yakınlarına fey taksiminde öncelik vermesi de tepki çekiyordu. Bu arada, genel sekreterliğine getirdiği Mervan İbn el-Hakem, zaman zaman Hz. Osman'dan habersiz onun adına uygulamalarda bulunuyor ve onun yanlış uygulamaları da Hz. Osman'a mal ediliyordu. Mervan'ın babası Hakem İbn Ebi'l-Âs Hz. Osman'ın amcası idi ve Mekke'nin fethinden sonra Müslüman olmuştu. Birtakım yakışıksız davranışlarından dolayı Rasûlullah (s.a.v.) kendisini Taife sürgün etmişti. Mervan, o zamanlar 7–8 yaşında idi. Hz. Osman, İbn Ebi'l-Âs'ı affedip, Medine'ye getirmiş ve Mervan'ı genel sekreteri yapmıştı.11
Kanaat-i acizanemce, İslâm, artık Davudi hilâfetten, Bediüzzaman Hazretleri'nin tespitleriyle, hilâfetin saltanatı dönemine geçiyor olmanın sancılarını yaşıyordu. Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Davud'la sembolleştirilen hilâfet ve Hz. Süleyman'la sembolleştirilen saltanat veya meliklik, Efendimiz'den sonra şüphesiz İslâm'ı da bekliyordu. Kaçınılmaz görünen bu süreçte Hz. Süleyman gibi bir peygamber olmadığından, hilâfetten hilâfetin saltanatına geçiş, beraberinde bazı sancıları getiriyordu. Emevi valilerinin uygulamaları bu sancılan büyütürken, Hz. Peygamber (s.a.v.} döneminin katıksız safvet, samimiyet ve sadeliğini, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer dönemlerinin sadelik ve adaletini yaşamış bulunan Sahâbe'nin tepkilerine yol açıyordu. İşte, bu tepkileri en açık ve en gür bir şekilde seslendiren Hz. Ebû Zerr oldu.
Hz. Osman, Mervan İbn Hakem, Haris İbn el-Hakem ve Hz. Zeyd İbn Sabit'e i'talarda bulununca, Ebû Zerr sesini yükseltmeye başladı: "Malı yığanlara acıklı bir azapla müjdeler olsun!" (Tevbe: 34) ve ardından şu âyeti okudu: "Altın ve gümüşü yığıp, Allah yolunda infak etmeyenleri acıklı bir azapla müjde/e! (Tevbe: 34). Hz. Osman, Ebû Zerr'den tenkitlerini bu şekilde açıklamaktan vazgeçmesini istediyse de, Ebû Zerr (r.a.), tepkisini açıktan dile getirmeğe devam etti. Hz. Osman sabrediyordu. Bir gün, bir mecliste Hz. Osman, "Devlet başkanının maldan alması ve ihtiyacını kolaylaştırması caiz midir?" diye sordu. Kabü'l-Ahbar, "Beis yoktur" cevabını verince, Ebû Zerr, "Ey Yahudi oğlu! Dinimizi bize sen mi öğreteceksin?" şeklinde çı-kıştı. Hz. Ebû Zerrin çıkışlarından ve tepkilerinden bîzar olan Hz. Osman dayanamayarak, "Senin bana ve arkadaşlarıma ettiğin ezâ nedir? Nereye yazılmışsan, oraya git!" mukabelesinde bulundu. Yazıldığı yer Şam idi. Ebû Zerr Hz. Osman'a müracaat ederek, "Ben, Rasûlullah'tan 'Binalar Sel dağına vardığında Medine'den kaçılır sözünü işittim. Bana izin ver, Şam'a gideyim; orada gaza ederim "şeklinde isti'zanda bulundu. Hz. Osman izin verdi ve Ebû Zerr Şam'a yerleşti.
Muaviye, Şam'da yeşil bir saray yaptırmıştı. Ebû Zerr, bunun üzerine, "Ey Muaviye! Eğer bu Allah'ın malından ise, ihanettir. Kendi malından ise, israftır" ikazında bulundu. Ebû Zerr sık sık, "Allah'a yemin olsun, bilmediğim işler yapılıyor. Allah'a yemin olsun, bunlar ne Allah'ın Kitabı'nda var, ne de Nebisinin sünnetinde. Allah'a yemin olsun, hakkın söndürüldüğünü, bâtılın diriltildiğini, doğrunun yalanlandığını ve salih kulların bir yana bırakıldığını görüyorum''der dururdu. Sabah namazından sonra Şam'ın kapısında durur ve "Ateş yüklenen katarlar geldi. Allah, ma'rufu emredip de yapmayanlara, münkerden nehyedîp de işleyenlere lanet etsin!''derdi. Aynı sözleri her gün Muaviye'nin kapısında da yüksek sesle tekrarlardı. Muaviye ile tartışmaları sık sık cereyan ederdi. Muaviye, kendi çizgisinde gitmekle birlikte Hz. Ebû Zerr'e karşı da sabır gösterirdi. Fakat bir zaman sonra, insanları Ebû Zerrin yanına varmama konusunda uyardı. Ahnef İbn Kays anlatıyor:
'Medine'ye geldim, sonra Şam'a vardım. Namaz kılan birini gördüm. Yanına yaklaşıp, Ey Allah'ın kulu, sen kimsin? diye sordum. 'Ben Ebû Zerr'im' dedi ve bana kim olduğumu sordu. 'Ahnef ibn Kays'ım' diye cevap verdim. Sonra bana, 'Benden uzaklaş, sana şer dokunmasın dedi. Senden bana nasıl şer dokunur?' diye sorduğumda, Bu adam, yani Muaviye benimle kimsenin bir arada oturmaması için ilân verdirtti dedi. "12
Ebû Zerrin tenkit ve tepkileri belli bir sınıra varınca, Muaviye durumu Hz. Osman'a yazdı. Hz. Osman, cevabında Ebû Zerr'i Medine'ye göndermesini emretti. Ebû Zerr bir merkep üzerinde Medine'ye geldi. Fakat Medine'de de ikaz ve tenkitlerine devam etti. Hz. Osman, nihayet kendisini Rebeze'ye sürdü. Rebeze, Ebû Zerrin köyü idi, fakat artık o sıralar boş ve oturulmaz durumdaydı. Ebû Zerr, "Osman beni hicretten sonra tekrar bedevi yaptı "derdi.13
Ehl-i Sünnetin dışında Mu'tezile'den İbn Ebi'l-Hadid de bu hususta şu hükmü verir.
"Osman'ı bu noktada mazur görmek ve yaptıklarına hüsn-ü zanda bulunmak gerekir. Çünkü o, fitneden ve Müslümanların birliğinin parçalanmasından korkmuş, Ebû Zerr'i Rebeze'ye göndermeyi karışıklık çıkmasına tercih etmiştir. Bu da imam hakkında caizdir. Ashabımız Mu'tezile bu konuda böyle der ve bu, güzel ahlâka da en lâyık olandır."14
Ebû Zerrin şahsiyeti ve faziletleri
Ebû Zerr, korku nedir bilmezdi. Uzun boylu ve oldukça heybetliydi. İslâm onu öyle yoğurmuştu ki, Kur'an'ın emrinden ve Rasûlullah'ın (s.a.v.) sünnetinden en ufak bir şekilde sapmamak için elinden geleni yapardı. Bununla birlikte, fıtratında kısmen şiddet vardı. Rasûlullah kendisine sabır tavsiye etmese, Hz. Osman zamanında şiddete başvurabilecek ya-pıdaydı. Fakat İslâm'ın hükmü karşısında her zaman boynu kıldan ince idi.
Bir defasında Hz. Bilâl'e, "Ey kara kadının oğlu!" diye seslenivermişti. Bilâl'in şikâyeti üzerine, Efendimiz (s.a.v.) Ebû Zerre itabda bulunmuş ve "Sende hâlâ cahiliyeden eser var" demişlerdi. Bunun üzerine Ebû Zerr, derhal Hz. Bilâl'in bulunduğu yere koşmuş, geçeceği yere yüzünü koyarak, "Bilâl'in ayağı bu yüzü çiğnemedikçe bu yüz yerden kalkmaz" demişti.15 Hak karşısında Ebû Zerr bu idi.
Hz. Osman zamanındaki davranışlarında devrin ilcaatlarını ve yeni şartları belki gerektiğince dikkate almamış olduğu söylenebilirse de, Rasûlullah'tan işittiği bazı şeyler onu o şekilde davranmaya sevk etmişti. 'Halilim' dediği Rasûlullah'tan (s.a.v.), "Bana Kıyamet günü en yakınınız, benim dünyayı terk ettiğim şekilde bana kavuşanınızdır’’ mübarek sözünü duymuştu. Yine, Ahmed İbn Hanbel'in rivayetine göre, İki Cihan Serveri'nin "Helak olsun altın ve gümüşe köle olan!" ikazında bulundular. Hz. Ömer'in, "O halde ne biriktirelim, neye sahip olalım?" sorusuna ise, "Zikreden dil, şükreden kalp ve ahiretinize yardımcı olacak hanım" cevabını verdiler. Ebû Zerr, şüphesiz bunu da duymuştu. Sonra, Rasûlullah'ın (s.a.v.) kendisine bir ahdi vardı. Bir gün, Efendimiz (s.a.v.) kendisine, "Başında feyi kendilerine alan emirler olduğunda halin nice olur yâ Ebâ Zerr" diye bir hususa kapı aralamış. Ebû Zerr'in "Seni hakla gönderene yemin olsun ki, O’na kavuşuncaya kadar kı-lıcımı bırakmam" cevabına ise şu mukabelede bulunmuşlardı: "Seni daha hayırlısına irşad edeyim mi? Bana kavuşuncaya kadar sabret."17
İbn Sa'd, Hz. Ebû Zerr'in ilmi hakkında Hz. Ali'den şu rivayette bulunur.
"İlmi iyice belledi ve sonra onda acze düştü. Dini üzerinde son derece dikkatli ve hırslı idi. İlme de büyük hırsı vardı.
Çok sorar, bazen cevap alır, bazen almazdı. Ama, kabını iyice doldurmuştu. "
Hılyetü'l-Evliyâ'da şu değerlendirme vardır:
"Abiddi, zahiddi. İtaat ve kullukta tekti; İslâm'ın dörtte biri, Şeriat ve ahkâmın inmesinden önce de putları terk edendi. Davetten aylar önce ibadet ederdi. İslâm'ın selâmıyla Rasûlullah'ı ilk selamlayandı. Hak konusunda kınayanın kınamasından hiç korkmamıştır. Valilerin ve hâkimiyeti elinde tutanların baskısı onu ürkütmemiştir. Zorluklara ve sıkıntılara göğüs gerendi. Ahdleri ve vasiyetleri unutmadı; mihnet ve güçlüklere sabretti. Ebû'ş-Şeyh, onun hakkında şöyle demiştir: "Ebû Zerr (r.a.), Rasûlullah'a usûl ve fürûdan, iman ve ihsandan, Allah'ın sevdiği kelâmdan, Kadir gecesinden, Allah'ı görüp görmemekten, her meseleden sorardı."19
İbn Hacer, Ebû Zerr hakkında, "İlimde İbn Mes'ûd'a denk tutulurdu" der.20
İbn Sa'd, Tirmizî, Hâkim, İbn Mace, Ebû Nuaym, İbn Hanbel ve İbn Abdi'l-Berr'in rivayetinde Rasûlullah (s.a.v.), Ebû Zerr hakkında, "Lehçesi Ebû Zerr'den daha doğru olanı ne yer taşımış, ne de gök gölgelemiştir” buyurmuşlardır.
Rasûlullah'tan (s.a.v.) bu büyük sahâbî hakkında şeref-südur olmuş iki hadîsi daha zikrederek bu bahse son verelim:
'Ebû Zerr, İsa bin Meryem gibidir. İsa bin Meryem’in tevazusuna bakmak isteyen Ebû Zerr'e baksın. Zühdü ve ibadeti İsa bin Meryem'e en çok benzeyen Ebû Zerr'dir. Ebû Zerr, yeryüzünde İsa bin Meryem'in yürüyüşüyle yürür. "
"Allah (azze ve celle) bana dört kişiyi sevmemi emretti ve Kendisinin de onları sevdiğini bildirdi: Ali, Ebû Zerr, Mikdad ve Selman. "
Dipnotlar
1. İbn Sa'd. Tabakat, 4, 233; Hakim, Müstedrek, 3, 337; Belâzurî. Ensabul-Eşraf, 5,55; İ. Abdi'1-Birr, tstiab, 1,83.
2. M. Sofuoğlu. Sahih-i Müslim ve Tercümesi. 7, 391; İ. Sa'd, 4, 220.
3. Müslim, 7, 354-5.
4. İbn Sa'd, 4,224-5; Sofuoğlu, Müslim. 7, 395-7; Buharî, Sahih, 2,322-3.
5. Müslim. 7, 393; 1, Sa'd, 4,221.
6. îbn Sa'd, 4, 224; Hakim, Müstedrek, 3,342; İ. Abdi'1-Birr, îstiab, 1, 83.
7. İbn Hişam, Site, 3-4, 523-4; İbn Abdi'1-Birr, 1, 83; İbn Sa'd, 4,235.
8. Belâzurî, Ensab, 1, 558; Yakubî, Tarih, 2,114; S. H. M. Cefrî, The Origins and Early Development of Shi'a İslam, Beyrut, 51-53.
9. Ebu'1-A'lâ el-Mevdûdî, Hilâfet ve Saltanat, ç. A. Genceli, s. 130.
10. Mes'ûdî. Miirûcü z-Zeheb, 2, 344-5; A. Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ ve Tevarîh-i Hulefâ, 1,442-4, Mevdûdî, a.g.e., 135-9.
11. A. Cevdet Paşa, a.g.e, 1,437-8; Mevdûdî, a.g.e., 113-4.
12. İbn Sa’d, Tabakat, 4, 229
13. Hz. Ebû Zerr ile Hz. Osman ve Hz. Muaviye arasında geçen hadiseler için bk. Belâzurî, Ensabul-Eşrâf, 5,52-4; Mes'ûdî, Müruc, 2, 348-50.
14. Şerh-ıı Nehci'i-Belâğa, 2,387.
15. Kastalânî. îrşadü's-Sârî, 1, 1!3. 16.İbnSa"d.4,229.
17. İbn Sa'd, 4. 117; Ebu Nuaym, Hılyetü'I-Evliyâ, 1, 162; benzer rivayetler Müsned-i İbn Hanbel ve Sünen-i Ebî Davud'da da vardır.
18. İbn Sa'd, 4, 232.
19. Ebu Nuaym, a.g.e., 1, 156, 169.
20. İbn Hacer, a.g.e., 4,64.
21. Tirmizî, Sünen, HN: 4052.
22. Tirmizî, HN: 3964; İ. Mace, HN: 149; f. Hanbel, 5, 351; tstiab, 2,557; İbn Hacer, el-îsabe, 3,455.